AI Özet: yazar, enflasyon rakamlarının açıklandığı gün yapılan zamma dikkat çekiyor. iktidarın halkı aldatmadığını, yalan söylemediğini ve rakamları çarpıtmadığını ironik bir dille belirtiyor. ayrıca, devletin faturaları ödediği için zamlardan etkilenmeyeceğimizi ima ediyor.
aaa bak sen şu işe ya. tam da enflasyon rakamlarının açıklandığı gün yapılan zam oluyor kendileri. çok şükür bu iktidar halkı aldatmıy...
AI Özet: yazar, apollo 17'nin 1972'de ve artemis ii'nin 2026'da çektiği dünya fotoğraflarını karşılaştırıyor. bu iki fotoğraf arasında geçen yarım asırdan fazla sürede insanlığın harikalar yarattığını belirtiyor. dna'nın şifresini çözmekten, yapay zeka geliştirmeye, hastalıklarla mücadele etmeye ve bebek ölümlerini azaltmaya kadar birçok alanda ilerleme kaydedildiğini vurguluyor. ayrıca, yıldızlararası uzaya robotlar gönderildiğini ve zamanın başlangıcına bakıldığını da ekliyor.
yazara göre, teknolojik olarak atalarımızın hayal edemeyeceği kadar bağlantılı, bilgili ve yetenekliyiz. ancak, bu mesafeden bakıldığında sınırlar, savaşlar veya ideolojik ayrılıklar görünmüyor. yazar, teknolojik ilerlememize rağmen eski kabileciliklerden kurtulamadığımızı ve bronz çağı kinlerini 21. yüzyıl teknolojisiyle sürdürdüğümüzü eleştiriyor. dünyanın iklimini değiştirmemize rağmen kalplerimizin iklimini değiştiremediğimizi ve hala bebeklik çağında bir medeniyet olduğumuzu söylüyor. bu durumu "büyük paradoks" olarak nitelendiriyor. tanrıların gücüne sahip olsak da, hala bölgesel primatların mizacını taşıdığımızı ve dünyalar arasında uçmayı öğrenmemize rağmen bu dünyada birlikte yaşamayı öğrenmekte zorlandığımızı belirtiyor. (bkz: insanlığın paradoksu) (bkz: teknolojik ilerleme ve toplumsal geri kalmışlık)
apollo 17, 1972'de çekilen fotoğraf için tıkartemis ii, 2026 çekilen fotoğraf için tıkaramızdan yarım yüzyılı aşkın bir süre sonra, birimizin çektiği, hepimizi kapsayan iki fotoğraf.yakından bakı...
AI Özet: yazar, trabzon'da asılan pankarttaki "trabzon unutmaz hain olanı" ifadesinin (bkz: abdullah öcalan) için yazıldığını düşünüyor ve trabzonluların bu konuda hafızasının güçlü olduğunu belirtiyor.
"trabzon unutmaz hain olanı" diye yazmışlar. hımm apo için galiba bu pankart. uber vatansever s...
AI Özet: yazar, sosyal medyada kimlik zorunluluğu getirilmesi fikrine karşı çıkıyor. eskiden bilgilerin tablo halinde görüldüğünü, şimdi ise kimlik görselleri, barkodlar ve biyometrik fotoğrafların herkesin eline geçeceğinden endişe ediyor. kişisel verilerin zaten çeşitli veri ihlallerinde çalındığını (bkz: 108 milyon yurttaşın kişisel verilerinin çalınması), (bkz: 85 milyon kişinin e-devlet bilgilerinin çalınması) ve (bkz: yemeksepeti verilerinin çalınması) hatırlatıyor. bu durumun sahte kimlik ve pasaport üretimini artırabileceğini düşünüyor. ayrıca, kimlik arkasındaki ıslak imzaların da taklit edilebileceğini ve dolandırıcılık vakalarının artacağını belirtiyor. yazar, bu uygulamayı destekleyenlerin kimliklerinin ön ve arka yüzünü sosyal medya profil resmi yapmasını ironik bir dille öneriyor ve (bkz: cambridge analytica skandalı) gibi olaylara gönderme yapıyor.
artık kimlik bilgilerimi yazı olarak değil bildiğin barkodu görüntüsü fotografımızla herkesin eline geçicekeskiden tabloda görürdük bilgilerimizi şimdi görsellerini heryerde görücezbiometrik foto...
AI Özet: yazar, uzayda bile outlook'un sorun çıkardığını belirtiyor. (bkz: bitmeyen çile)
ulan uzaya çıkıyorsun outlook gene peşinde bu nasıl bir cehennem..?
AI Özet: yazar, bir kişinin eşinin sadakatsizlik yaşadığı bir durumu anlatıyor. bu durumun mağdurları için büyük bir üzüntü ve hayal kırıklığı yarattığını belirtiyor. yazar, böyle bir durumun yaşanmaması için kişilerin ilişkilerini sonlandırması gerektiğini ve ardından istedikleri gibi hareket etmeleri gerektiğini vurguluyor. yazar, bu tür olayların ahlaki değerlere aykırı olduğunu ve mağdurlara haksızlık yapıldığını ifade ediyor. (bkz: aldatma) (bkz: sadakatsizlik)
eve geliyorsun gönül verdiğin, yol yürüdüğün, düğünler yapıp sülalelerinizi çağırdığın eşin, seninle uyuduğu yatakta başka birisiyle olma hayasızlığını gösteriyor, iş yerindesin gönül verdiğin, e...
AI Özet: yazara göre tek başına tatil dünyanın en güzel şeyi. gariplik ya da yalnızlık da değilmiş. canının istediği gibi gezmek, yeni insanlar tanımak ve çevreyi fark etmek için harika bir fırsat olduğunu belirtiyor. kimseyi bekleme derdi yokmuş. (bkz: özlemek)
dünyanın en güzel şeyidir. gariplik ve yalnızlık da değildir. tek başına sokak sokak gezersin. ...
AI Özet: yazar, bankada çalışan bir kişinin yaşadığı durumu anlatıyor. bu kişi, rakip bir bankadan %40 daha fazla maaş teklifi almış. kendi bankasından %25 zam talep etmiş ve yöneticileri de bu zammı haklı bulmuş. ancak insan kaynakları (ik) bir türlü geri dönüş yapmamış. rakip bankanın son karar süresi geldiğinde, ik'dan ses çıkmayınca bu kişi teklifi kabul edip diğer bankaya geçmiş.
işin ilginç yanı, bu kişi yeni işine başladıktan bir ay sonra ik'nın onu arayıp %11 zam teklif etmesi. yazar, %40 teklif alan birine %25 zamla kalmayı kabul etmişken, ik'nın bu durumu bir "pazarlığa" çevirmesini ve kişinin ayrıldığından bile haberleri olmamasını eleştiriyor. (bkz: ik nefretinin nedenleri)
#182904762bu çok doğru. bankada çalışırken şubedeki başarılı görülen, ileride müdür olması beklenen bir adama rakipten teklif gelmiş; % 40 da fazla maaş önermişler. adam aramış ik'yı % 25 verin k...
AI Özet: yazar, 2006 yılında üniversite öğrencisiyken, istanbul'dan akdeniz'de bir yere gittiğini ve davraz'ı andığını anlatıyor. o dönemde iddiaya sarmış, babacan ve dürüst bir arkadaşının borç batağına düştüğünü belirtiyor. arkadaşının ya borcu ödeyeceğini ya da zor durumda kalacağını söylemesi üzerine, yazarın annesinden gizli biriktirdiği parayla arkadaşının borcunu kapattığını ifade ediyor. bu durumun kendisini ayın 25 günü parasız bıraktığını, ilk hafta yemek biletiyle idare ettiğini, sonrasında ise açlıkla mücadele ettiğini dile getiriyor. açlığın insanı gururundan ettiğini ve her şeyi yapabileceğini vurguluyor.
sonrasında en küçük amcasını aradığını ve durumu utana sıkıla anlattığını belirtiyor. amcasının "salak, ben niye varım? git atm'ye." diyerek sorgusuz sualsiz yardım ettiğini ve bu parayla iki ay geçindiğini, ailesinin gönderdiği paraya bile dokunmadığını aktarıyor. amcasının 2024'te vefat edene kadar bu durumu kimseye tek kelime etmediğini de ekliyor.
bugün en küçük kuzeninin kendisini arayarak sıkıştığını ve annesine veya abisine söyleyemediğini belirterek destek istediğini anlatıyor. yazar, bu durumun kendisini çok duygulandırdığını ve hayatında ilk defa bu kadar ağlayası geldiğini ifade ediyor. kuzenine "lan tabii... ıban at. benden istemeyeceksin de kimden isteyeceksin?" diyerek istediğinden fazlasını gönderdiğini belirtiyor. o an sadece kuzenine para göndermediğini, amcası gibi olduğunu anladığını dile getiriyor. amcasına her şey için teşekkür ediyor, borcunu ödeyemese de devrettiğini söylüyor ve mekanının cennet olmasını dileyerek babasına selam söylemesini istiyor. (bkz: vefa borcu) (bkz: dayanışma)
sene 2006… üniversitedeyim. kaç dersten kaldım hatırlamıyorum—gerçi hatırlıyorum da, bilinçaltı işte, çaktırmıyor kerata.istanbul’da doğmuş büyümüşüm, gitmişim akdeniz’de allah’ın unuttuğu bir ye...
AI Özet: yazar, trabzonspor taraftarının uğurcan çakır'a yönelik tepkisinin nedenini sorguluyor. çakır'ın takımı şampiyonluğa taşıdığını, kaptanlık yaptığını ve ortalama üstü bir performans sergilediğini belirtiyor. ayrıca, kulübün menfaatini gözeterek rekor bir bonservis bedeliyle ayrıldığını ve trabzonspor taraftarı olduğunu vurguladığını ekliyor. avrupa'da ve milli takımda başarılı performanslar sergilediğini, kulübe yeni scoutların ilgisini çektiğini de dile getiriyor. tüm bu olumlu gelişmelere rağmen taraftarın çakır'a yönelik olumsuz tepkilerini anlamakta güçlük çektiğini ifade ediyor.
trabzon taraftarının bu kadarsinirlenmesi, bu kadar bağırmasının sebebi nedir?kronolojik olarak sayıyorum. trabzon ile bilmem kaç yıl sonra şampiyon oldu, takımın kaptanıydı. ortalama bir perform...
AI Özet: yazara göre, abd medyasının iran ile olası bir çatışma durumunu anlatırken sıkça kullandığı bazı terimler var. bu terimler, durumun ciddiyetini ve karmaşıklığını ortaya koyuyor.
ilk olarak "quagmire" (bataklık) terimi, bu tür bir savaşa girmenin kolay ama çıkmanın çok zor ve maliyetli olacağını, net bir zafer stratejisinin olmadığını ve kaynakların sürekli tükeneceğini ifade ediyor. yani, yazarın belirttiğine göre, bu işe bir girilirse sonu gelmez bir durumla karşılaşılabilir.
sonra "the enemy has a vote" (düşmanın da bir oyu vardır) ilkesi devreye giriyor. bu, düşmanın sadece pasif bir hedef olmadığını, kendi iradesi ve karşı hamle yeteneği olduğunu hatırlatıyor. olayların gidişatı sadece abd'nin planlarına değil, iran'ın vereceği tepkilere de bağlı olacakmış.
"boots on the ground" (kara harekatı) ise, kontrolü sağlamak için piyade birliklerinin sahaya sürülmesi anlamına geliyor. yani sadece hava operasyonlarıyla kalmayıp, toprağa fiziksel olarak müdahale edilmesi aşamasını temsil ediyor.
"imminent threat" (yakın tehdit) terimi, acil müdahale gerektiren, gerçekleşmesi an meselesi bir tehlikeyi anlatıyor. uluslararası hukukta "önleyici meşru müdafaa" hakkını kullanabilmek için kanıtlanması gereken aciliyet durumuymuş bu.
"no quarter" (aman vermemek) ise, teslim olan düşmanın canının bağışlanmayacağını ve esir alınmayacağını belirten sert bir askeri tutum. ancak yazar, modern savaş hukukunda bunun bir savaş suçu sayıldığını ve düşmanı ölene kadar savaşmaya zorladığını ekliyor.
"proxy warfare" (vekalet savaşı) terimi, iran'ın bölgedeki etkisini (lübnan'da hizbullah, yemen'de husiler gibi) ve abd'nin bu gruplara karşı stratejilerini tanımlıyor. iki büyük gücün doğrudan savaşmak yerine, üçüncü taraflar üzerinden çatışmasını ifade ediyormuş.
"cognitive warfare" (bilişsel harp) ise, iran'ın sosyal medya ve dijital platformlar üzerinden abd kamuoyunu etkilemek, kafa karıştırmak veya savaşın meşruiyetini sorgulatmak için yürüttüğü "algı yönetimi" ve psikolojik operasyonları anlatıyormuş.
"maritime disruption" (deniz yolu sabotajı/aksaması) terimi, hürmüz boğazı ve kızıldeniz hattında petrol tankerlerine veya ticaret gemilerine yönelik saldırıları ifade ediyor. küresel enerji güvenliğini tehdit eden bu eylemler, çatışma dilinin merkezinde yer alıyormuş.
"asymmetric warfare" (asimetrik harp) ise, askeri güçleri denk olmayan tarafların (abd ordusu ile bölgedeki milis gruplar gibi) savaşı. zayıf tarafın doğrudan cephe savaşı yerine pusu, el yapımı patlayıcı ve siber saldırılarla güçlü tarafın zayıf noktalarına saldırmasını tanımlıyor.
son olarak "decapitation strike" (lider kadro imhası), bir devletin veya örgütün komuta kontrol yapısını çökertmek amacıyla en üst düzey askeri ve siyasi liderleri hedef alan ani saldırılarmış. özellikle nokta operasyonlar ve iha saldırıları için sıkça kullanılıyormuş.
yazarın belirttiği bir diğer terim de "de-escalation" (gerilimi düşürme). bu, çatışmanın kontrolden çıkıp topyekûn bir savaşa dönüşmesini engellemek için tarafların karşılıklı olarak askeri faaliyetlerini azaltmasını ifade ediyormuş. yani, işler iyice sarpa sarmadan bir sakinleşme süreci.
abd medyasının aşağıdaki terimlerle yatıp kalkmasına sebep olmuş savaştır:1. quagmire (bataklık)içine girmesi kolay, ancak çıkması son derece zor ve maliyetli olan askeri/siyasi çıkmazları ifade ...
AI Özet: yazar, 2 nisan 2026'da iran'ın abd savaş uçağı düşürmesi başlığı altında, abd'li bir gazetecinin iddialarını aktarıyor. gazeteciye göre abd, iran'da düşürülen bir uçağı arıyor ve c-130 uçağıyla işaret fişekleri atıyor. bu durum, abd uçak mürettebatının düştüğünü ve arandığını gösteriyor. yazar, bu durumu "siyonizm yalamaları" olarak nitelendirdiği kişilerin hikaye bulduğunu belirtiyor.
abd'li siyonist gazeteci mario abd'nin iran'da aktif olarak düşürülen bir uçağı arama faaliyeti yürüttüğünü söylüyor. "abd'ye ait bir c-130 uçağının iran üze...
AI Özet: yazar, 82 kez tağşiş listesine giren kişinin başına bir şey gelmeyeceğini düşündüğü için rahat olduğunu belirtiyor.
adam başına bir şey geleceğini bilse bu kadar rahat olmaz, başına bir şey gelmeyeceğini bildiği...
AI Özet: yazar, köşk belediye başkanı hakkındaki iddiaya aktrollerin uğramadığını ve bu habere erişim engeli getirildiğini belirtiyor. uşak belediye başkanının görüntülerinin sızdırıldığını söyleyen yazar, yargının bağımsız olmadığını ve parti gözetmeksizin aynı tarifenin uygulanmadığını düşünüyor.
aktrollerin uğramadığı başlıklardan bir tanesi de bu olur.bu habere ışık hızıyla erişim engeli getiren m...
AI Özet: yazar, donald trump'a bakarak zengin doğmanın nasıl bir şey olduğunu anladığını belirtiyor. trump'ın gençliğinde akademik, atletik ya da ticari hiçbir alanda kayda değer bir başarısı olmadığını, ancak zenginliği sayesinde etrafında hep ona yaranmaya çalışan insanlar olduğunu söylüyor. yazar, trump'ın "gök kırmızıdır" dese bile insanların "ne kadar doğru, ilk sen fark ettin ne kadar zekisin" dediğini ifade ediyor.
yazara göre, trump da her narsist gibi, çevresindeki birçok insanın kişisel zaafları veya çıkarları uğruna kendi onayını almak için büyük tavizler vermeye hazır olduğunu fark etmiş. onların bu zaaflarından nasıl faydalanacağını öğrenmiş ve insanları birbirine karşı kışkırtarak kendi kazancını en üst seviyelere çıkarabileceğini görmüş. bu oyunun hemen her zaman işe yaradığını keşfettiğinde de, yazarın deyimiyle sıradan insanların hayatta bir dala tutunmak için yapması gereken çalışmak, öğrenmek, plan yapmak, sağlam arkadaşlıklar kurmak, çevresiyle dayanışmak ve fedakarlık yapmak gibi eylemlere ihtiyacı kalmamış. trump canının istediğini yapmış ve dünya ona uymuş.
yazar ayrıca, trump'ın sıradan insanlara uygulanan kuralların kendisine uygulanmayacağını da anladığını belirtiyor. en bariz yalanı gözünüzün içine bakarak söyleyebildiğini, canının istediği kadına sarkıntılık edebildiğini, en ırkçı ve şoven sözleri sarf edebildiğini ve bunlardan dolayı hiçbir bedel ödemediğini ifade ediyor. birisi itiraz etse bile, başkalarının "trump'tır, ne yapsa yeridir" deyip sesini boğduğunu söylüyor.
yazar, trump'ın bir şeyi daha keşfettiğini belirtiyor: hayatta hemen herkesin kendini ezilen olarak gördüğünü ve onlarla beraber ezen olarak gördüklerine sövüp saydığında sizi seveceklerini anlamış. çok zengin olmasına rağmen fakirlerle bir olup zenginlere, en iyi okullarda okumasına rağmen eğitimsiz kitlelerle bir olup eğitimlilere, bir göçmenle evli olmasına rağmen yerlilerle bir olup göçmenlere sövmüş ve bunu politik sermayesi yapmış. yazar, bunun korkunç başarılı olduğunu, çünkü kitleler için ne olduğunuzun, ne söylediğinizin ve hatta ne yaptığınızın önemi olmadığını, düşmanlarının düşmanını önder olarak kabul etmeye hazır olduklarını belirtiyor.
yazar, bunun bir adım ötesi olduğunu da ekliyor. bu şekilde dünyanın en büyük ekonomisinin ve ordusunun başına geçtiğinizde diğer ülkelerin de çevrenizdeki insanlar gibi davranmaya başladığını, bir şekilde size yaranmak için taviz üzerine taviz vermeye hazır olduklarını söylüyor. gerçek bir kriz olmadıkça dünyanın bir şekilde size uyacağını belirtiyor. yazar, trump'ın ilk başkanlığında o krizin geldiğini ve onu bulduğunu ifade ediyor. covid'in trump'ın suçu olmadığını ancak virüsün insanlar gibi davranmadığını ve trump'ın kutusunda virüsü alt etmek için işe yarar hiçbir alet olmadığını belirtiyor. bu durum yüzünden 2020 seçimlerini kaybettiğini söylüyor. yazar, 2026'da ise kendinden de mahir bir manipülatör olan netenyahu'nun oyununa geldiği için kriz çıktığını belirtiyor. abd'nin ırak savaşı'ndan beri ortadoğu'da başka bir savaşın getirisinden çok götürüsü olacağının farkında olduğunu, israil lobisi, silah endüstrisi ve belki petrol lobisinin de yardımıyla ara sıra abd'yi ortadoğu'da kendisi için tehdit olabilecek tek ülke olan iran'la savaşa ikna etmeye çalışsa da aklı başında kesimin bu maceraya hep karşı çıktığını ekliyor. yazar, netenyahu'nun ise egosunu gıdıklayarak trump'ı ikna ettiğini ifade ediyor.
ben zengin doğmak nasıl bir şey bu adama bakarak öğreniyorum. gençliğinde akademik, atletik, ticari,... hiç bir alanda kayda değer bir başarısı olmamış fakat o zenginlik sayesinde hayatı boyunca ...
AI Özet: yazar, idata üzerinden schengen vizesi randevusu alma sürecinin oldukça zorlu olduğunu belirtiyor. normalde sitede randevu bulunamadığı uyarısı çıkarken, bazı yöntemlerle bir sonraki sayfaya geçildiğinde randevuların açık göründüğünü ancak ödeme ekranında yine hata alındığını ifade ediyor. ancak idata'nın anlaşmalı ofislerine gidildiğinde, normal komisyonun 8-9 katı bir ücret karşılığında anında randevu oluşturulduğunu gözlemlediğini aktarıyor.
ibrahim haskoloğlu'nun da instagram'da yaptığı bir paylaşımda, bu tarz aracıların botlar kullanarak randevuları işgal ettiğini ve bunları 300 euro gibi fiyatlara vize başvurusu yapmak isteyenlere sattığını söylediğini ekliyor.
yazara göre, avrupa ülkeleri vize randevuları ve evrak işleriyle uğraşmak istemediği için türkiye'den bir kuruluşu görevlendiriyor ve onlara 40 euro gibi bir komisyon almalarını söylüyor. ancak bu firmalar, 40 euroya vatandaşa satmak yerine 150 euroya ikinci bir aracıya, onlar da 300 euroya vatandaşa satıyor. yazar, hatta üçüncü bir aracının da bu randevuları 300 eurodan toplayıp 600 euroya satabileceğini, böylece başvurular azalsa bile toplam kazancın artabileceğini espriyle karışık bir şekilde dile getiriyor. bu rakamların vize ücreti bile olmadığını, sadece randevu hakkı için ödendiğini de ekliyor.
idata aracılığıyla vizeye başvurmak isteyen bir arkadaşım sayesinde şahit olduğum durum korkunç seviyede.örneğin, sitede randevu almaya çalışırsanız ve naif bir kullanıcıysanız, “belirtilen tarih...
AI Özet: yazar, "mülksüzleştirme" başlığı altında, insanların nasıl mülksüzleştirildiğini ve bu sürecin farklı aşamalarını anlatıyor. ona göre, bu durum, ev yapmanın zorlaştırılmasından, arazilerin kullanılamaz hale gelmesine, borçlandırma politikalarından, "kamu yararı" adı altında el koymalara kadar birçok yöntemle gerçekleşiyor.
yazarın belirttiğine göre, 5.000 m² altındaki arazilere ev yapma yasağı gibi kısıtlamalarla mülkiyetin değeri düşürülüyor. mazot, gübre gibi maliyetlerin artmasıyla üretim imkansızlaşıyor ve çiftçiler zor durumda kalıyor. kredi ve faiz sarmalıyla insanlar borç batağına sürükleniyor, bu da mülklerin borca mahkum olmasına neden oluyor.
yazar, "kamu yararı", "rezerv alan" veya "maden" gibi gerekçelerle tapulara el konulduğunu, bu durumun özellikle tarım alanlarında (bkz: ege, akdeniz, karadeniz) yaşandığını söylüyor. zeytinlikler ve meyve bahçeleri madenlere, tarlalar ise sitelere dönüşüyor. köylüler toprağını satıp şehre göç etmek zorunda kalıyor.
ev yapmanın veya almanın günümüzde neredeyse imkansız hale geldiğini, demir, çimento, usta ve ruhsat maliyetlerinin çok yüksek olduğunu belirtiyor. kredi faizlerinin de ödenemeyecek düzeyde olduğunu ekliyor.
arazisi olanların bile kullanamadığını, 5.000 m² altındaki arazilere ev yapmanın yasaklandığını, tarım dışı kullanım için izin alınamadığını ve bu durumun mülkiyeti bir yük haline getirdiğini ifade ediyor.
üretimin lüks haline geldiğini, mazot, gübre, ilaç fiyatlarının artarken, mahsulün tarlada para etmediğini, bu yüzden çiftçilerin ya nadasa bıraktığını ya da toprağını sattığını söylüyor.
insanların borç içinde yaşadığını, kredi çekmeden ekemediğini, kart kullanmadan geçinemediğini ve bir noktadan sonra borcun insanı taşımaya başladığını belirtiyor.
ödeme tıkanınca hacizlerin geldiğini, tarlaların, traktörlerin, evlerin gittiğini ve bu iflasların toplu yaşandığını vurguluyor. piyasa oyunlarıyla küçük parçaların "değersiz" diye satıldığını, bu parçaların bir araya getirilerek dev projelere dönüştüğünü ve değerin el değiştirdiğinde patladığını anlatıyor.
son olarak, dijital tapu ve takip sistemlerinin mülkiyeti veri tabanındaki birer "satır" haline getirdiğini, siber saldırı veya "güncelleme" ile mülkiyetin tartışmalı hale gelebileceğini ve gözetimin arttığını dile getiriyor. tüm bu süreçlerin sonunda, insanların evsiz, arabasız, topraksız, sisteme bağımlı kiracılar haline geldiğini söylüyor.
görselmülkiyetsizleştirme- kısıtla: 5.000 m² altına ev yasak, arazin var ama kullanamıyorsun.- zayıflat: mazot, gübre ve maliyetlerle üretimi imkansızlaştır.- borçlandır: kredi ve faiz sarmalıyla...
AI Özet: yazar, son dönemde anadolu psikedelik rock sahnesinde yükselen nikbinler grubunun parçalarını beğeniyor ve yollarının açık olmasını diliyor. (bkz: eylülzede) (bkz: suskun yara) gibi şarkı isimlerinden bahsediyor.
son dönemde çıkışını sürdüren anadolu psikedelik rock grubu. oldukça iyi parçaları var.yolları ...
AI Özet: yazara göre, asgari ücretli, işçi ve emekliye zam yapılmaması, enflasyon olacağı endişesiyle açıklanıyor. ancak yazar, açlık sınırındaki birine para verildiğinde enflasyon oluyorsa, ekonominin vatandaşını besleyemeyecek durumda olduğunu düşünüyor. devletin para basamasa çoktan iflas edeceğini belirtiyor. asgari ücretli, emekli, çiftçi ve öğrenciden esirgenen paraların, patronların, müteahhitlerin ve şirketlerin cebine kaldığını, bu durumun zenginleri daha da zenginleştirdiğini ve onların tükettiği ürünlerde büyük bir enflasyona yol açtığını ifade ediyor. özel okul fiyatları, tatil masrafları, dışarıda yemek yeme, özel hastaneler ve hobi ürünlerinin fiyatlarının fahiş bir şekilde arttığını örneklerle açıklıyor. bilime göre yönetilen ekonomilerde asgari ücrete zam yapmanın fiyatları uçurmayacağını, ancak paranın adaletsiz dağıtıldığı ve verilen paranın büyük bir kısmının vergiyle geri alındığı bir sistemde ekonominin ve üretimin gelişemeyeceğini savunuyor. bu durumun milleti birkaç şirketin elinde köle yapacağını, mevcut iktidar değişmedikçe durumun daha da kötüye gideceğini, hatta daha beterinin de olduğunu belirtiyor.
asgari ucretliye isciye emekliye zam yapmayin enflasyon oluyor deniliyor aclik sinirindaki adama para verdiginde enflasyon oluyorsa senin ekonomin vatandasini besleyecek durumda bile degil demekt...
AI Özet: yazar, 2 nisan 2026'daki birleşme çağrısı başlığındaki (bkz: #182899452) yazısında siyasi mühendislik ve çağrının şantaj yönünü detaylıca anlattığını belirtiyor. ancak o yazıda eksik kalan bir şey olduğunu, bunun da siyaseten etkisini yitirmiş bir kişinin ardında bıraktığı "dijital sürü" olduğunu söylüyor. bu kişiye destek verenleri "kanziler" olarak adlandırıyor ve türk siyasetinin son birkaç yılına damgasını vuran en üzücü ve komik sosyolojik vakanın aslında bu grubun kendisi olduğunu düşünüyor.
yazara göre, kendilerini "uyanmış nesil" sanan bu kişiler, soğuk savaş döneminden kalma bir düşünce yapısına sahip birinin en kolay piyonları olmaktan başka bir işlev görmemiş birkaç bin klavye militanı. bu gençlerin en büyük trajedisi, zekalarına duydukları sarsılmaz inançmış. twitter'da "atatürkçü" biyografisiyle dolaşan, her tweete "uyan artık bu ülke elden gidiyor" yazan, profilinde kurt emojisi ve türk bayrağı olan bu hesapların arkasındaki insanlar kendilerini gerçekten çok zeki sanıyorlarmış. sistemi çözdüklerini, iktidarın da muhalefetin de oyununu gördüklerini düşünüyorlarmış. "koyun sürüsünden" farklı olduklarına inanıyorlar, hiçbir siyasi partinin yalanlarına kanmadıklarını ve kendilerini özgürleştiren üçüncü bir yol bulduklarını iddia ediyorlarmış.
işte tam da bu "uyanıklık" hissi ve "ben kandırılamam" kibrinin onları tarihin en kolay kandırılan kitlelerinden biri haline getirdiğini belirtiyor yazar. çünkü bir insanı kandırmanın en etkili yolunun ona "sen kandırılamazsın" hissini vermek olduğunu söylüyor. bu kişi de bunu parlak bir ambalajla yapmış. ve bu kişiler, ambalajın üzerindeki atatürk silüeti kendilerine yettiği için ambalajı açıp içine bakmamışlar.
yazar, ambalajın içinde ne olduğunu daha önce de yazdığını ama bu kitlenin tekrara olan bağışıklığı ("biz ulusalcılar gibi laik değiliz") nedeniyle tekrarlamak gerektiğini söylüyor. ambalajın içinde atatürkçülük, laiklik veya cumhuriyet aydınlanması olmadığını; aksine, bir düşünce adamının fikirleri, türk-islam sentezi, zorunlu din dersini savunan bir kişi ve "islam'ı başat unsur olarak görürüz" yazan bir kalem olduğunu belirtiyor. ülkü ocaklarının koridorlarından süzülmüş, bir siyasi partinin arka bahçesinde yetişmiş, bir liderin masasından kovulunca "muhalif" kesilmiş bir kariyer milliyetçisi olduğunu ifade ediyor. ve bu gençlerin, bu adama "atatürkçülüğün son kalesi" dediklerini söylüyor. neden mi? çünkü kişi göçmenlere karşı çıkıyormuş. bu kadar basit ve acınası olduğunu belirtiyor. göçmen meselesinin haklı bir öfke, haklı bir toplumsal tepki ve gerçek bir sorun olduğunu kabul ediyor. ancak doğru bir tespiti yanlış bir kişinin eline verirseniz o doğrunun sizin elinizde silaha dönüşmeyeceğini, aksine, o kişinin elinde sizi vuracak mermiye dönüşeceğini vurguluyor. türkiye'deki burjuvazinin ucuz işçi programının oluşturduğu öfkeyi burjuvaziden çekip sadece göçmenlere taşıyarak o burjuvaziye güzelce hizmet ettiklerini ekliyor (bkz: sinan oğan'ın ikinci turda bir siyasi figürü desteklemesi).
yazar, şimdi "kanzi" denen kitlenin son birkaç yılını bir film şeridi gibi geri saralım diyor ve 2023'e kadar olan sürece değineceğini ima ediyor.
2 nisan 2026 ümit özdağ birleşme çağrısı başlığına detaylı bir entry girmeye çalıştım (bkz: #182899452). orada meselenin siyasi mühendislik boyutunu, özdağ'ın hesap kitabını, çağrının şantaj meka...
AI Özet: yazar, 9 mart 2026 ibb davası'nda mahkeme heyetinin oy birliğiyle 18 kişinin tahliyesine karar verdiğini belirtiyor. tahliye edilenler arasında chp istanbul milletvekili özgür karabat'ın şoförü, ağaç a.ş. çalışanı, çeşitli iş insanları, iett özel halk otobüsü işletmecisi, farklı isimlerin şoförleri, ekrem imamoğlu'nun danışmanının şoförü, ekrem imamoğlu'nun özel kalem müdürü, imamoğlu inşaat eski şantiye şefi, ekrem edit hesabı yöneticisi, isper büro personeli, ibb personelleri ve zabıta memuru gibi isimler olduğunu söylüyor. bu tahliyelerin adli kontrol tedbiriyle gerçekleştiğini ekliyor. yazar, tahliye edilenlerin çoğunun şoför, iş insanı veya alt kademe çalışanları olduğuna dikkat çekiyor. belediye başkanları veya yöneticiler hakkında bir tahliye kararı olmamasını da "göstermelik tahliyeler gibi duruyor" şeklinde yorumluyor.
"mahkeme heyeti oy birliğiyle 18 kişinin tahliyesine karar verdi. tahliye edilenler: sırrı küçük (chp istanbul milletvekili özgür karabat'ın şoförü), fatih yağcı (ağaç a.ş. çalışanı), ali üner (i...
AI Özet: yazar, önceki bir entry'yi okurken 2002'deki bir neocon'un günlüğünü okuduğunu düşündüğünü belirtiyor. yazar, o entry'nin "israil seviciliğini" gizlemek için araya trump nefreti serpiştirdiğini, ancak alt metinden "israil çok güçlü yeaa, iran anca bakar" ezikliğinin aktığını söylüyor.
"israil'i silip atardı" fantezisine değinen yazar, dünyanın (bkz: call of duty) olmadığını ve nüfusu 10 katı diye kimsenin kimseyi silip atamayacağını vurguluyor. yazar, o "dandik" denilen iran'ın bugün israil'in tüm kuzeyini (hezbullah üzerinden) yaşanmaz hale getirdiğini, ekonomisini vurduğunu ve (bkz: demir kubbe)'yi "maliyet-etkin" bir şekilde delik deşik ettiğini iddia ediyor. israil'in karizması çizilmesin diye sansürlenen hasar raporlarının okunmasını öneriyor.
hümuz kartı ve ambulans örneğine gelince, "ambulans kaldıramasak abd'ye değil iran'a savaş açardık" ifadesini eleştiren yazar, bu vizyonu sorguluyor. hürmüz boğazı'nın tam anlamıyla kapanması durumunda petrol varil fiyatının 300 doları göreceğini ve abd'deki vatandaşların benzin alamadığı için beyaz saray'ı ateşe vereceğini belirtiyor. abd'nin iran'a saldıramamasının iran'ın "güzelliğinden" değil, küresel ekonominin iran'ın elindeki vanalara rehin olmasından kaynaklandığını, buna "deterrence" veya strateji denildiğini, "limitli kart" denmediğini ifade ediyor.
"saldıramıyor" geyiğine dair yazar, iran'ın doğrudan saldırmamasının, asimetrik harp denilen şeyi kitabını yazacak kadar iyi bilmelerinden kaynaklandığını belirtiyor. israil gibi bir teknoloji devini, bölgedeki vekilleriyle (yemen'den lübnan'a) adeta bir bataklığa çekip debelendirmenin "başarı değil" olamayacağını söylüyor. israil'in bugün tarihinin en büyük varoluşsal krizini yaşıyorsa, bunun o "mal" denilen molla rejiminin kurduğu 40 yıllık ağ sayesinde olduğunu iddia ediyor.
başarı kıstası konusunda yazar, bazılarına göre başarının israil'in haritadan silinmesi olduğunu tahmin ediyor. israil gibi arkasına koca abd'yi ve batı'yı almış bir gücü; ambargolar altında, uçak bile üretemezken kendi sınırlarına hapsetmek, kızıldeniz'den gemi geçiremez hale getirmenin bile başlı başına bir "operasyonel üstünlük" göstergesi olduğunu savunuyor.
neticede yazar, iran rejimini sevmemekle, jeopolitik gerçekleri israil hayranlığından dolayı görmezden gelmenin farklı şeyler olduğunu belirtiyor. o "dandik" denilen iran'ın bugün bölgedeki tüm dengeleri belirleyen ana aktör olduğunu, israil'in ise abd olmasa "shampoo" reklamındaki çocuk gibi ortada kalacak vaziyette olduğunu söylüyor. trump'tan tiksinmenin samimi olabileceğini, bunun sebebinin ukrayna olduğunu, joe amca olsa güzelleme yapılacağını düşünüyor. ancak askeri analizlerin "israil çok havalı abi" diyen ergen seviyesinde olduğunu ve biraz sokağa çıkıp realite görmeyi öneriyor.
yazar, bu tiplerin daha dün ukrayna'da tokadı yediğini, harp tarihinden, lojistikten bihaber oldukları halde kahvehane amcası seviyesinde analizlerle sözlükte (bkz: nato) propagandası yürüttüklerini hatırlatıyor. rusya için 'kağıttan kaplan' dediklerini, arkasında koca abd ve batı'nın 700 milyar dolarlık desteği olan ukrayna'nın halinin ortada olduğunu belirtiyor. şimdi aynı yüzsüzlükle iran'ın direnişini küçük akıllarıyla aşağılamaya çalıştıklarını ifade ediyor.
iran'ın ortadoğu'da abd radar istasyonu bırakmadığını, uçak gemilerini bölgeden kaçmak zorunda bıraktığını söyleyen yazar, abd'nin f-15e 4.5 nesil uçaklarının patır patır düşürülürken, bu 'israil-abd ittifakı' sevicilerinin dengesinin iyice şaştığını iddia ediyor. 40 senedir ambargo altında olan iran'ın, ukrayna'nın aldığı yardım miktarıyla karşılaştırılamayacak durumda olduğunu vurguluyor.
(bkz: #182898380)yazdıklarını okurken "2002 yılındaki bir neocon'un günlüğünü mü okuyorum?" diye düşündüren entry. "israil seviciliğini" gizlemek için araya trump nefreti serpiştirmiş ama alt met...
AI Özet: yazar, "hız çağı" denen bu yüzyılın aslında bir "kaçış edebiyatı" çağı olduğunu düşünüyor. çünkü ona göre teknoloji ve tıp ömrümüzü uzatsa da, insanlar bu ekstra zamanı fiziksel dünyada harcamak yerine zihinsel kaçış yollarına yönelmiş. yani insan beyni, kazanılan bu fazladan yaşam süresine uyum sağlayamadığı için (bkz: escapism) inanılmaz bir üretim süreci başlamış.
yazar, at arabasından uçağa geçişin fiziksel bir sıçrama olduğunu ama bir ejderhanın sırtında uçma isteğinin zihinsel olarak çok daha büyük bir kırılma yarattığını belirtiyor. tolkien'in "ikincil dünya" (bkz: secondary world) dediği, gerçek dışı ama tutarlı dünyalar yaratma çabasının, uzaya çıkmak için harcanan emekten çok daha fazla olduğunu iddia ediyor. hatta (bkz: final fantasy) veya (bkz: world of warcraft) gibi evrenlerin sürekliliğini sağlamak için harcanan entelektüel ve dijital enerjinin, (bkz: cern)'deki bilimsel araştırmalara harcanan insan emeği ve bütçeden bile fazla olduğunu, birçok orta ölçekli ülkenin gayrisafi milli hasılasını aştığını abartısız bir şekilde ifade ediyor.
bu konuyu özellikle ele alan uzun bir (bkz: dungeons & dragons) entry'si yazmak istediğini söylüyor. çünkü bu entelektüel birikimi ete kemiğe bürüyen en büyük faktörün (bkz: frp) ve onun incisi olan dnd olduğunu belirtiyor. tıpta şırınganın önemine benzer şekilde, dnd'nin de zaman içinde tuğla tuğla örülerek bugünkü halini aldığını anlatıyor. örneğin, (bkz: robert e howard) (bkz: conan) ve (bkz: sword and sorcery) türünü yaratmasa dnd'de büyüler ve barbarların eksik kalacağını, tolkien (bkz: fellowship)'i yaratmasa dnd'de parti mantığının olmayacağını söylüyor.
sıradan bir masa oyunu gibi görünse de dnd'nin, bir asırdan uzun süren bir sürecin ve kaçınılmaz bir üretimin sonucu olduğunu vurguluyor. bu oyunu tadını çıkararak oynamak için ne kadar kitap okunması, oyun oynanması, film ve anime izlenmesi gerektiğini bilmediğini belirtiyor. bu yüzden usta bir dnd oyuncusunun, bazen kendi uzmanlık alanıyla ilgili daha az kitap okumuş veya mesai harcamış olmasının gayet doğal olduğunu ekliyor.
(bkz: sousou no frieren)'in de dnd sistemi üzerine kurulu bir manga/anime serisi olduğunu ve yazarından çizerine kadar herkesin sağlam frp oynamış insanlar olduğunu belirtiyor.
bu güzide eserin kendisine geçmeden önce bir tespitte bulunmak istiyorum. geçtiğimiz yüzyılda iletişim, ulaşım, üretim vs. her konuda aşırı hızlandığımız için bir çok yerde bu çağa hız çağı denil...
AI Özet: yazar, edip cansever’in “yerçekimli karanfil” şiir kitabını ele alıyor. genellikle herkesin bu kitaptaki “yerçekimli karanfil” şiirine odaklandığını, kitabın ismini veren bu şiirin çok güçlü olduğunu belirtiyor. ancak kendisi, kitabın içinde daha sessiz duran, pek konuşulmayan diğer şiirlere de bakmayı tercih ediyor.
edip cansever’in kendi kitabıyla ilgili söylediklerine değinen yazar, şairin üç yıldır şiir yazdığını ve bu kitabın bir serüvenin düğüm noktası olduğunu düşündüğünü aktarıyor. cansever’in bu kitapta on şiiri çok sevdiğini, ancak zamanla onlarla da arasının açıldığını ve yeni denemelere giriştiğini söylediğini belirtiyor. şairin, 1958 yılının sonunu değişik bir kitapla selamlayacağını düşündüğünü de ekliyor. yazar da bu on şiiri tek tek sevdiğini ve cansever’in selamlayacağını söylediği kitabın (bkz: umutsuzlar parkı) olduğunu, ancak o kitaba geçmeden önce “yerçekimli karanfil” içinde biraz daha kalmak gerektiğini düşünüyor.
cansever’in “yerçekimli karanfil böyle bir serüvenin düğüm noktası oldu” sözünün gerçekten de şiirlerinin tam ortasında bir düğüm gibi durduğunu ifade ediyor. yazar, cansever’in “hey gidi duyumuna yandığımın dünyası” dizesini sıkça paylaştığını belirtiyor ve bu dizenin ardından (bkz: buz gibi) şiirine geçiyor.
aşkın insanı iyileştirdiğini, duyumlarını artırdığını dile getiriyor. sabahları traş olacağını duyma, yeni gömlek giyme isteği gibi günlük detaylarla insanın varoluşuna yeni biçimler eklediğini anlatıyor. masa, merdiven, aynalı dolap gibi objelerin ardından gelen hızlı bir kahvaltıyla hayatın delice akışına şaşırıldığını belirtiyor. fıstık ağacının paldır küldür açıp açmayacağını, ispinozun düşünüp düşünmeyeceğini, delinin kaşınıp kaşınmayacağını sorguluyor. walt whitman okumaktan uzayan kolları, sokaklara açık kalmış ağzı tasvir ediyor.
önce bir yeşile işkillenip, evlerde büyümeler, alıp başını gitmeler olacağını, üstüne başına konan toza, televizyondaki işe kızıp durulacağını söylüyor. usanmak, hızını eksiltmek dendi mi cin ifrit kesileceğini ekliyor. “hey gidi duyumuna yandığımın dünyası” dizesini tekrar kullanarak, insanın illaki alıp vereceği olacağını, aşk maşk buz gibi yaşanacağını vurguluyor.
yazar, şiirin çok gündelik bir yerden başlıyor gibi göründüğünü ama aslında öyle olmadığını belirtiyor. sabah, gömlek, kahvaltı gibi sıradan şeyleri alıp, dizeleriyle bize yeniden tanıtan bir hale çevirmenin edip cansever’in hep yaptığı şey olduğunu düşünüyor.
son olarak, (bkz: kaybola) şiirine değiniyor. birinin yüzünde gülmek olduğunu, bakınca bir yaşama ordusunun aydınlığa çıktığını, yer altı çevresinden bir çiçek gibi gelip, çıplak ayaklarla bir kartal gibi gidildiğini anlatıyor. şimdi bir pembeyi kovuşturduğunu, omzundan yukarıya üç kişinin saçları yüzünden deli olduğunu, bir karanfilin çok, bir karanfilin azala azala en saklı yerlerden en güzelliğin çıktığını, ansızın doğan hayvanlar gibi güzel olunduğunu dile getiriyor.
biliyor musun az az yaşıyorsun içimdeoysaki seninle güzel olmak varörneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibibir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızdamidemdi aklımdı şu kadarcık kalıyo...
AI Özet: yazar, reçel, jöle, marmelat ve tatlandırılmış kestane püresi tebliği'ne göre, ürünlerin adlandırılmasının belirli kurallara tabi olduğunu belirtiyor. tebliğin 4. maddesine göre, "ekstra geleneksel reçel" tanımının, su ve bütün veya parçalı meyvelerle hazırlanan karışımları içerdiğini söylüyor. bu nedenle, migros'un mango reçeline "ekstra geleneksel" demesinin zorunlu olduğunu, mango ve bu kelimenin pek uyuşmasa da durumun böyle olduğunu ifade ediyor.
öyle herkes kafasına göre reçel yapıp adlandırmasın diye reçel, jöle, marmelat ve tatlandırılmış kestane püresi tebliği var. o tebliğin 4. maddesi şöyle diyor ; a) ekstra ...
AI Özet: yazar, ibrahim hacıosmanoğlu'nun a milli takıma villa sözü vermesini eleştiriyor. ona göre bu durum, sit alanı olan bir araziyi almak için milli takımı kullanma çabası. yazar, ortada ne villa ne de arazi olduğunu, sadece bir söz bulunduğunu belirtiyor. hacıosmanoğlu'nun bu yolla araziyi elde etmeyi amaçladığını ve futbolculara villa vermeyeceğini düşünüyor. bu durumun milli takımın bir nevi torpil olarak kullanılması olduğunu ifade ediyor.
(bkz: a milli takıma prim olarak villa sözü verilmesi)hukuksuzluğuna milli takımı da alet etmeye çalışan karadeniz kurnazı. ortada villa yok, villaları dikecek arazi yok. ne var peki? söz var. ba...
AI Özet: yazar, filmde hitler'in sekreteri odaya girdiğinde frederick the great portresine dalıp gittiğini anlatıyor. bu durumun aslında filmin ruhuna tarihsel bir gönderme olduğunu belirtiyor. frederick'in 18. yüzyılda prusya'yı avrupa'nın önemli güçlerinden biri haline getiren bir lider olduğunu ve yedi yıl savaşının sonlarında büyük bir avrupa koalisyonu tarafından yenilgiye uğratılmak üzereyken pes etmediğini söylüyor. rusya, avusturya, isveç ve fransa tarafından kuşatılan prusya'nın askeri ve parasal olarak tükenmiş olmasına rağmen frederick'in disiplinli ordusuyla defansif manevralar yapmaya devam ettiğini ekliyor.
1762'de rusya imparatoriçesi elizabeth'in aniden ölmesi ve yerine geçen üçüncü peter'ın frederick'e hayran olmasıyla bir mucize yaşandığını ifade ediyor. rusya'nın savaştan çekilmesi üzerine fransa ve avusturya'nın da savaşı sürdüremeyip hubertusburg anlaşmasıyla savaşın bittiğini ve prusya'nın silesia bölgesini elinde tutarak büyük bir avrupa gücü olarak kabul edildiğini belirtiyor.
hitler'in de son ana kadar benzer bir tarihsel mucizeye inandığını ve "dokuzuncu, on ikinci ordu gelecek, rusları yenecek, amerikalılarla anlaşacağız" gibi söylemlerle zaman zaman generallerinin korkaklığına veya halkın disiplinsizliğine kızdığını dile getiriyor. uzun süre iktidarda kalan liderlerin "tanrı kompleksi"ne girerek gerçekliği kaderle karıştırdığını düşünüyor.
filmin oyunculuklarının, atmosferinin, psikolojisinin ve tarihsel anlatımının mükemmel olduğunu vurguluyor. bruno ganz'ın hitler rolünde harika olduğunu, ancak goebbels'i canlandıran ulrich matthes'in de bir o kadar iyi oynadığını ekliyor. ulrich matthes'in ayrıca (bkz: munich: the edge of war) filminde de hitler'i son derece başarılı bir şekilde canlandırdığını belirtiyor.
filmde sekreteri odaya girdiginde tabloya dalip gitmis bir hitler gorur. baktigi portre frederick the great indir. burada aslinda filmin butun ruhuna tarihsel bir gonderme vardir. frederick 18. y...
AI Özet: yazar, ülker'in ürünlerinde sağlığa zararlı içerikler kullandığını düşünüyor ve bunu eleştiriyor. (bkz: palm yağı)
kanser adında bir bisküvi çıkarabilirler aslında. niyetlerini direkt gösteren.. böyle bol palm ...
AI Özet: yazara göre 500 days of summer, klasik romantik komedilerden ayrılıyor ve bu özelliğiyle türünün en başarılı örneklerinden biri oluyor. filmin başrol kadrosunda zooey deschanel (summer) ve joseph gordon-levitt (tom) gibi isimler var; yazar bu seçimi harika buluyor. film tom ve summer'ın hikayesini anlatsa da, yazar en güzel repliğin paul'a ait olduğunu belirtiyor. paul, eşi robin'in hayallerindeki kadından daha iyi olduğunu, çünkü onun gerçek olduğunu söylüyor.
--- spoiler ---
yazar, summer'ın düpedüz haksız, hatta kötü biri olduğunu düşünüyor. summer'ın duygusal sorumluluk almaktan bilinçli bir şekilde kaçtığını belirtiyor. "ben ilişki insanı değilim" diyerek başta kendine alan açtığını, ancak sonra tom'la sevgili gibi takıldığını, hayatına dahil ettiğini ve ona umut verdiğini söylüyor. iş ciddiye binince geri çekilip "ben sana bir şey vaat etmedim ki" demesini teknik olarak doğru bulsa da, duygusal olarak manipülasyon olarak görüyor.
yazara göre summer, kendini iyi hissettiren kısmı alıp, sorumluluk gerektiren kısmı bırakıyor; adeta duygusal bir parazit gibi davranıyor. bu durumun narsisizmle ilgili olduğunu, summer'ın karşısındaki insanın ne hissettiğiyle ilgilenmediğini, sadece kendi konforunun önemli olduğunu vurguluyor. tom'un ona bağlandığını gördüğü halde bunu kesmek yerine sürdürmeyi tercih etmesini bencilliğin nirvanası olarak tanımlıyor.
en ironik noktanın ise "aşka inanmıyorum" diyen karakterin başkasıyla evlenmesi olduğunu belirtiyor. yazar, meselenin aşka inanmamak değil, tom'u yeterince istememek olduğunu söylüyor. tom'u istemeyebilir veya başkasını isteyebilir, bunda bir problem olmadığını; ancak bunu dürüstçe söylememenin, gri alanda takılıp karşısındakini yavaş yavaş eritmenin problem olduğunu ifade ediyor. bu durumu "hem karnım doysun hem pastam dursun" durumu olarak nitelendiriyor.
film genellikle tom'un hayalperestliği üzerinden okunsa da, yazar asıl problemin summer'ın net olmaması değil, netliğini işine geldiği yerde kullanması olduğunu düşünüyor. tom'un saf, romantik, hatta yer yer cringe olabileceğini kabul ediyor; ancak summer'ın bilinçli olduğunu ve bu durumun onu saf kötü yaptığını, bilinçli bencilliğin saflıktan her zaman daha problemli olduğunu belirtiyor.
film finalde autumn'u göstererek bir umut satsa da, yazar gerçek hayatta işlerin o kadar temiz ilerlemediğini söylüyor. çoğu zaman ne autumn'un geldiğini ne de kapanış hissinin oluştuğunu, sadece yanlış insana harcanmış zamanın kaldığını ekliyor. perdede hikâye autumn'la bitse de, hayatın çoğu zaman summer'da kaldığını ifade ediyor.
--- spoiler ---
500 days of summer klasik romantik komedilerden farklı; bu yüzden de türünün en başarılı örneklerinden biri. ayrıca muhteşem bir başrol cast’ine sahip: gören herkesi kendine aşık edebilecek zooey...
AI Özet: yazar, kenan yıldız başlığında sürekli arda'dan bahsedilmesine kızıyor. kenan'ı çok beğendiğini, süratli, adam eksilten, iyi şut çeken ve pas verebilen nadir oyunculardan biri olduğunu belirtiyor. milli takım için şans olduğunu ve dünya kupasında onu izlemek için sabırsızlandığını ekliyor. juventus'tan daha üst düzey bir takıma geçmesini umuyor ve real madrid gibi bir takımda oynamanın bilinirliği artıracağını düşünüyor. dünya kupasının tüm oyuncular için bir vitrin olduğunu vurguluyor.
adam gelmiş kenan yıldız başlığında adamın ismini zikretmeden 100 defa arda yazmış. senin yorumlayacağın futbolun ta ...kenan yıldız benim çok beğendiğim bir kanat oyuncusu. dünyada bu şekilde sü...
AI Özet: yazar, konsoloslukta evlenmenin ilk başta karmaşık görünse de aslında olayın yüzde 80'inin evrak işi, yüzde 20'sinin ise evlenmek olduğunu belirtiyor. sürecin kaotik değil, sistematik olduğunu vurguluyor. en sağlıklı yöntemin seçilen konsoloslukla mail üzerinden sürekli iletişimde kalmak olduğunu, aksi takdirde "haldederiz" mantığının işe yaramadığını ifade ediyor.
eğer her iki taraf da türk vatandaşıysa sürecin nispeten daha basit olduğunu, ancak yabancı uyruklu bir eş varsa prosedürlerin çok farklılaştığını söylüyor. istenen belgelerin türkiye'dekiyle neredeyse aynı olduğunu, ancak belgelerin eksiksiz toplanmasının kritik olduğunu, aksi takdirde sürecin sekteye uğrayabileceğini belirtiyor. kimlik, pasaport, fotoğraf, bekarlık belgesi, sağlık raporu gibi belgelerle küçük bir dosya yöneticisine dönüştüğünüzü esprili bir dille anlatıyor.
belgeler tamamlandığında ve kontrol edildiğinde nikah için tarih verildiğini, bu tarihin genellikle 1 ay ile 6 ay arasında değiştiğini, ancak son zamanlarda işlemlerin daha hızlı yürüdüğünü, bunun da insanların vize alıp yurt dışına gidememesinden kaynaklanabileceğini düşünüyor. çoğu konsolosluğun haftada 1 veya 2 gün nikah işleriyle ilgilendiğini, bu nedenle belirli tarihlerde evlenmek isteyenlerin bir yıla kadar bekleyebileceğini, özellikle italya ve fransa konsolosluklarında durumun böyle olduğunu ekliyor.
ücret konusuna gelince, konsolosluğa göre değişmekle birlikte ortalama 7-8 öyro harç ücreti olduğunu, cüzdan için de 25-30 öyro civarı ekstra bir ücret olduğunu belirtiyor. nikah günü klasik bir düğün havası beklememek gerektiğini, ortamın sade, hatta fazla sade olduğunu, romantizmden çok prosedür atmosferinin hakim olduğunu, ancak bu sadeliğin olayı daha gerçek kıldığını ifade ediyor.
prosedür gereği içeride şahitler harici birkaç yakının ve istenirse bir fotoğrafçının girebildiğini, çalışanların iyi niyetli olduğunu ve yardımcı olmaya çalıştıklarını söylüyor. şahitlik konusunda ise türk vatandaşı olma şartı olmadığını ancak şahidin anlayacak kadar türkçe bilmesi gerektiğini vurguluyor. eğer yabancı bir arkadaşınız şahit olacaksa, önceden sürecin nasıl yürüdüğünü anlatmanın ve küçük bir simülasyon yapmanın faydalı olacağını, aksi takdirde son dakika sorun yaşanabileceğini belirtiyor.
en kritik noktanın türkiye'ye bildirim meselesi olduğunu, evlenmekle işin bitmediğini, konsolosluğun evrakları türkiye'ye gönderse de evlenen kişilerin ayrıca bildirimde bulunması gerektiğini hatırlatıyor.
ilk başta kulağa baya karmaşık geliyor hatta “ulan bu iş baya bürokratiktir” diyorsun ama işin içine girince olayın %80’inin evrak, %20’sinin evlenmek olduğunu anlıyorsun. aslında kaotik değil, s...
AI Özet: yazar, "the godfather" serisinin kadınlara bakış açısını mercek altına alıyor ve filmin çekildiği 70'li yılların abd'sindeki toplumsal dinamiklerle ilişkilendiriyor. yazar, filmin ilk sahnesinde bonasera'nın kızının dış dünyada yaşadığı şiddetle, michael'ın kay'in yüzüne kapattığı kapı arasında görünmez bir bağ olduğunu belirtiyor. bonasera'nın kızının "özgürce" dışarı çıktığı için şiddete maruz kaldığını, michael'ın ise kay'i "imtiyazlı" erkek alanından dışarı çıkararak onu eve hapsettiğini söylüyor. bu durumun, michael için kadını dış dünyanın vahşetinden koruma ve aile otoritesini sürdürme yöntemi olduğunu ifade ediyor.
ikinci filmde çatışmanın derinleştiğini, kay'in bu kapalı hayata isyan ederek çocuğunu aldırmasıyla michael'ın şiddetli tepkisinin geldiğini ve filmin sonunda kapının kay'in yüzüne çok daha kesin bir biçimde kapandığını anlatıyor. yazar, 70'li yılların abd'sinde kadın haklarının şirketler ve reklam endüstrisi tarafından bir pazarlama stratejisine dönüştürüldüğünü, kadınların evden çıkarılmasının insani bir eşitlik idealinden ziyade, dünya ekonomisine yeni bir iş gücü ve tüketici kitlesi kazandırma projesi olduğunu vurguluyor.
1920'lerden 90'lara kadar "kadın özgürlüğü" adı altında atılan adımların, sermaye sahiplerinin servetlerini katlama arzusunun bir yan ürünü olduğunu ve kadınların bugünkü özgürlük alanının, evrensel bir adaletten ziyade, forbes listesindeki en zenginlerin servetini artırmak için kurgulanan bir ekonomik modelin sonucu olduğunu savunuyor. modern dünyada kararları siyasilerin değil, devasa şirketlerin verdiğini, abd'yi yönetenlerin başkanlar değil, ekonomiyi elinde tutan bu dev kurumlar olduğunu belirtiyor. bu şirketlerin birçoğunun sermayesiyle olan bağının, abd'nin israil politikasındaki sadakatini açıkladığını da ekliyor.
yazar, "the godfather"ın çekildiği dönemin popüler kültür değerlerini önemsemeyerek kadınlara dair kendi sert ve muhafazakar bakış açısını ortaya koyduğunu ifade ediyor. vito'nun karısının evi yönetip işlere karışmadığını ve "güvenli" alanında olduğunu, kay'in sisteme karşı geldiği an her şeyini kaybettiğini, michael'ın sicilya'daki eşinin ise erkek çatışmasında öldürüldüğünü örnek veriyor. filmde kadının sahte bir özgürlükle dış dünyanın vahşetine bırakılmak yerine, trajik bir biçimde "ailenin kutsal hapishanesine" hapsedilmeyi seçtiğini belirtiyor.
bu sebeple, üçlemenin görünmez kilit kahramanlarından birinin connie olduğunu, insanların düşündüğünün aksine kötü niyetli olmadığını, ilk iki filmde michael'a öfkeliyken, üçüncü filmde ona hak vererek sistemin koruyucu bir parçası haline geldiğini ve bu durumun filmin kadınlara olan bakış açısının haklılığını gösterdiğini iddia ediyor.
serinin anlatısı, bir kadına uygulanan şiddetin hikayesiyle açılır: cenazeci bonasera, kızının dış dünyada (amerikan rüyasının içinde) uğradığı şiddeti anlatarak vito corleone’den adalet dilenir....
AI Özet: yazara göre, "project hail mary" filmi, ülkedeki sinema deneyiminin kalitesizliğini gösteriyor. yazar, filmi avusturya'da izlediğinde adrian gezegeninin renk cümbüşüne hayran kalmış. özellikle görsel şölen sunması için özenilmiş sahnelerin sinema şirketleri tarafından en yüksek kalitede aktarılması gerektiğini belirtiyor. ancak türkiye'de izlediğinde parlaklığın çok kısık olduğunu ve renklerin net ayırt edilemediğini söylüyor. avusturya'daki canlı yeşil rengin burada "yeşil mi mavi mi" diye düşündürdüğünü aktarıyor. yazar, bu durumu "rezillik" olarak nitelendiriyor ve 280 lira ödenen bir aktivitenin bile ikinci sınıf olduğunu vurguluyor. filmi sinemada izleyenlere, internete düştüğünde kendi ekranlarından tekrar izlemelerini tavsiye ediyor.
ne kadar vasat bir ülkede yaşadığımızı gösteren film olmuştur. 1 hafta önce bu filmi avusturya’da bir sinemada izlemiş ve özellikle adrian gezegeninin geçtiği sahnelerdeki renk cümbüşüne hayran k...
AI Özet: yazar, feridun düzağaç'ın herkesin hayatına dokunduğunu belirtiyor. gençlik yıllarında gitar kursunda şarkılarını söylediklerini anlatıyor. "35 yıl olmuş ihtiyar bir çocuktur güzel ruhum" sözüne atıfta bulunarak, o yaşlarda kendilerinin de şarkılar yapacağını düşündüklerini, ancak şimdi 35 yaşını geçmelerine rağmen beste yapmadıklarını ve müziğe küstüklerini ifade ediyor. yazar, feridun düzağaç'ı büyük sanatçı olarak tanımlıyor ve ergenliklerinde bestelerinin içlerine işlediği için minnettar olduğunu dile getiriyor.
vay vay herkrsin hayatına dokunmuş meğer.. 2 gündür debede sevgili feridun ağabey.. 16 falandık ben kısaca fd dediğinde.. gitar kursumda basit usul akorlarla bu şarkıyi odev verdi hoca sözleriyle...
AI Özet: yazar, uzun yıllardır izlediği tek programın survivor olduğunu ancak zamanla programın ciddiyetini kaybettiğini belirtiyor. özellikle son yıllarda acun'un konseylerdeki tavırlarının ve yarışmacılara yönelik "şunu da vereyim mi, bunu da vereyim mi" şeklindeki yaklaşımlarının yarışmanın inandırıcılığını sıfıra indirdiğini düşünüyor. aynı kişilerin tekrar tekrar getirilmesi ve programın (bkz: ultra her şey dahil acun resort otel)e dönüşmesi de eleştirilen noktalar arasında.
yazar, yakın zamanda milli maç nedeniyle yarışmacıların otelde kaldığını ve beş dakikalık, yapay diyaloglardan oluşan bir çekim yapıldığını, bunun da programın gerçeklikten ne kadar uzaklaştığını gösterdiğini ifade ediyor. programı ilk zamanlardaki gibi, yarışmacıların kendi kıyafetleriyle geldiği, perişanlıklarının belli olduğu dönemlerde sevdiğini belirtiyor. yarışmanın süresinin uzatılmasının, katı kuralların ve ciddiyetin kaybolmasına neden olduğunu düşünüyor.
bir yarışmacının diğerini darp etmesi, yemek veya telefon çalması gibi olaylarda dahi eleme yapılmamasını, cezaların ağlama sonucu iptal edilmesini, rakibin güçsüzleştirilmesini veya zorlandığını söyleyen yarışmacının kliniğe gönderilip elenmemesini eleştiriyor. yazar, bu durumların programın ismiyle çeliştiğini ve elenmek için neredeyse ölmek gerektiğini, hatta öldükten sonra bile mirasçıların devam edebileceğini esprili bir dille ifade ediyor.
yıllardır tvde izlediğim tek program bu. yıllar geçtikçe azalarak bitti. son birkaç senedir tabutuna çivi çakılıyor. acun konseylerde sürekli gülerek ve assssla komik olmayan şeyler söyleyerek ya...
AI Özet: yazara göre, taşrada bir çay ocağında "2 çay alabilir miyiz" dediğinde garson anlamamış. "alabilir miyiz" ifadesini kendisinin çay alması olarak yorumlamış. sonrasında garson, "çay ver" demesini tercih ettiğini belirtmiş. yazar, nezaketin her yerde işe yaramadığını düşünüyor.
taşrada bir yerde çay ocağına oturduk. " 2 çay alabilir miyiz" dedim eleman kitlendi bana bakıyor. dedim anlamad...
AI Özet: yazara göre, kedi beyninde kendi evindeymiş gibi gezinir, güçlü, tatlı ve cazibelidir. miyavlaması neredeyse duyulmaz, yumuşak ve saklıdır; gürlese de yatışsa da sesi zengin ve derindir. bu ses damla damla en karanlık derinliklerine sızar ve bir aşk iksiri gibi hoş gelir. en zalim acıları yatıştırır ve esrimenin her türlüsünü barındırır. yazar, kalbini onun sesinden başka hiçbir şeyin çalamayacağını belirtir. esrarlı, güzel yüzlü ve tuhaf kedinin her şeyi bir melek gibi ahenkli ve inceliklidir. sarı kahverengi kürkünden tatlı bir koku yayılır ve yazar, bir gece onu okşadığında bu kokunun üzerine sindiğini söyler. kedi, yazarın imparatorluğunda yargılar, yönetir ve her şeye ilham verir; belki de bir peri ya da tanrıdır. yazarın gözleri mıknatıs gibi kediye çekilir ve kedinin solgun gözbebeklerindeki ateşi, parlak fenerler gibi kımıldamaksızın kendisine baktığını görür. (bkz: charles baudelaire)
"gezinir beynimde, sanki kendi evindeymiş gibi,güzel kedi, güçlü, tatlı ve cazibeli.miyavladığında, sesi işitilmez neredeyse,yumuşak ve saklıdır tınısı.gürlerse de yatışsa da,sesi zengin ve derin...
AI Özet: yazar, kamran usluer'in sesini en çok fikret hakan'a yakıştırdığını belirtiyor. özellikle ayhan ışık'ın yangın filmindeki bir sahnedeki performansını, abdurrahman palay ile karşılıklı en iyi yeşilçam seslendirmesi olarak görüyor. ayrıca (bkz: #99976806) numaralı entry'ye cüneyt arkın'ı da eklemek gerektiğini, maden filminde usluer tarafından seslendirildiğini söylüyor.
kanımca sesi en çok fikret hakan’a yakışmaktadır.ayhan ışık’ın son filmi olan yangın’da bir sahne vardır. savcı rolündeki ışık, çocukluk arkadaşı hakan’...
AI Özet: yazara göre izmir büyükşehir belediye başkanı'nın kordon'a yeraltı otoparkı yapma fikri, kentin ulaşım politikalarındaki bir çelişkiyi gözler önüne seriyor. başkan, bir yandan "şehir merkezine daha fazla araç getirelim demeden önce düşünelim" derken, diğer yandan alsancak kordonu'na dört bin araçlık bir yeraltı otoparkı yapılmasını savunuyor. bu durum, izmir'de ulaşım kararlarının hangi ilkeye göre alındığını sorgulatıyor ve meselenin tek tek projelerden ziyade daha geniş bir planlama mantığı içinde ele alınması gerektiğini belirtiyor.
yazar, şehircilik biliminin "yol açıldıkça trafik büyür" ilkesini vurguluyor. abd'deki otoyol yasası örneğiyle, otomobil altyapısındaki her kapasite artışının trafiği daha da içinden çıkılmaz hale getirdiğini anlatıyor. daha hızlı gitmek için yapılan daha çok şerit, karmaşık kavşaklar ve devasa otoparklar, kısa sürede daha fazla araç, trafik ve otopark ihtiyacı yaratan bir kısır döngüye yol açmış. yazar, o dönemde yol ve otopark giderlerinin konut kiralarına ve ürün fiyatlarına yansıtılmasıyla otomobil kullanımının kamusal kaynaklarla sübvanse edildiğini, yürümenin ise marjinalleştiğini söylüyor.
ülkemizde de eskiden sokakların çocukların oynadığı, canlı kamusal mekanlar olduğunu hatırlatan yazar, otomobil odaklı yatırımlar ve rant baskısıyla bu alanların araç trafiğine ayrılmış koridorlara dönüştüğünü belirtiyor. üstelik bu kaybı telafi edecek park ve yeşil alanlar da artmamış, böylece yayalar kendi günlük mekanlarında ikincil kullanıcı haline gelmiş.
yazar, birçok dünya kentinin otomobil merkezli planlamanın yarattığı tahribatı tersine çevirmeye çalıştığını ifade ediyor. kopenhag'ın 1960'larda strøget caddesi'ni yayalaştırırken esnafın direnişiyle karşılaştığını, ancak zamanla yaya öncelikli tasarımın ticareti artırdığını ve çevresindeki sokakları canlandırdığını gösterdiğini söylüyor. güncel araştırmaların da yaya akışının öncelikli olduğu yerlerde ticaret ve güvenlik göstergelerinin birlikte güçlendiğini ortaya koyduğunu ekliyor. pontevedra örneğini veren yazar, araç yavaşlatma ve kısıtlama tedbirleriyle 2011-2018 yılları arasında trafikte sıfır ölüm başarısına imza atarak, yaya hareketliliğinin doğrudan bir "yaşam hakkı" mücadelesine dönüştüğünü gözler önüne serdiğini belirtiyor.
izmir büyükşehir belediye başkanı cemil tugay’ın kordon’a yeraltı otoparkı yapılabileceğine ilişkin açıklamaları, kentin ulaşım politikalarındaki temel bir çelişkiyi açığa çıkardı. tugay, “şehir ...
AI Özet: yazar, türkan şoray'ın oyunculuğunun tartışılabilir olduğunu ama sinemaya olan tutkusunun ve emeğinin tartışılmaz olduğunu belirtiyor. sektörde tesadüfen yer almasına rağmen işini, seyirci ilgisini ve farklı rolleri canlandırmayı sevdiğini söylüyor. yazar, şoray'ın utangaç ve nahif kişiliğine rağmen kamera karşısında nasıl bambaşka birine dönüştüğüne hayret ettiğini ifade ediyor.
200'den fazla filmde rol aldığını ve kariyerinin ilk 19 yılında dublajla oynadığı için eleştirildiğini dile getiriyor. bu durumun oyuncuların bilinçli tercihi olmadığını, yapımcıların senede çok sayıda film çekildiği için seslendirmeye vakit ayırmak istemediğini belirtiyor. ayrıca jeyan mahfi tözüm gibi usta dublaj sanatçılarının birçok oyuncuyu seslendirmesiyle herkesin sesinin aynıymış gibi algılanmasından oyuncuların memnun olmadığını ekliyor. yazar, dublaj sanatçılarının önemini vurgulasa da keşke sesli çekim yapılabilseydi diye düşünüyor.
şoray'ın "mine", "hayallerim aşkım ve sen", "soğuktu ve yağmur çiseliyordu" gibi olgunluk dönemi filmlerinde ve "ikinci bahar" dizisinde kendi sesini kullanarak başarılı performanslar sergilediğini belirtiyor. "tatlı hayat" dizisindeki performansını ise hatalı bir cast seçimine bağlıyor. haluk bilginer ve asuman dabak gibi tiyatro kökenli oyuncuların karşısında şoray'ın zorlanmasının doğal olduğunu, sesli çekime yeni alışan bir oyuncuyu hızlı tempolu bir sitcom'a koymanın bu sonucu doğurduğunu ifade ediyor. hatta aynı dizide çolpan ilhan'ın bile tempoya ayak uydurmakta zorlandığını ekliyor.
yazar, dönemin şartlarının farkında olunması gerektiğini, işlerini kolaylaştıran birçok unsur olsa da şoray'ın ve diğer kıymetli isimlerin emeklerinin göz ardı edilmemesi gerektiğini vurguluyor. türkan şoray'ın gerçek bir sinema aşığı ve türk sineması için çok değerli bir ikon olduğunu belirtiyor.
oyunculuğu elbette her oyuncu gibi tartışılabilir ama sinemaya olan aşkı, gösterdiği emek tartışılamaz. hasbelkader girdiği sektörde işini, seyircinin ilgisini, kişiliğinden farklı roller canland...
AI Özet: yazar, leyla ile mecnun'u sabah kahvaltılarında izlediğini ve bazen balkon köşelerinde sakız çiğnerken bulduğunu belirtiyor. 30. bölümü izlerken, gerçek leyla ile mecnun sevenlerin finali leyloş'un ölümü olarak kabul ettiğini söylüyor. ismail abi'nin sadece gerçek leyla'ya leyloş demesinin güzel bir ayrıntı olduğunu ekliyor. (bkz: köksal engür)'ün "aşk gönül yanılması değildir, tersine aşk gönlün yanmasıdır" sözüne yer veriyor.
sabahları kahvaltı sırasında iki güleyim diye izlerim. bazen balkon köşelerinde kendimi sakız çiğneyerek bulurum. bu sabah malum böl...
AI Özet: yazar, "telegraph road" şarkısını ilk kez dinlemiş ve kendisiyle aynı yıl doğan bu eserin ona hayata, umuda ve güzel tesadüflere inanmak gerektiğini hatırlattığını belirtiyor. geç de olsa bu şarkıyla tanışmanın, henüz karşılaşmadığı ama bir gün buluşma ihtimali olan birçok güzelliğin varlığına işaret ettiğini düşünüyor. bazılarıyla yollarının kesişeceğini, bazılarıyla ise kesişemeyeceğini kabul ediyor. buluşursa mutlu olacağını, kısmet olmazsa da üzülmeyeceğini ifade ediyor. şimdilik "vita brevis"in boş tarafına bakmak istemediğini ve bu kadar umutluluğun yeterli olduğunu söylüyor. (bkz: vita brevis)
epey kişisel, klişe bir fark edişe vesile oldu; her şeye rağmen hayata, umuda, güzel tesadüflere, geleceğe, belkibirgün'lere inanmak gerektiğini hatırlattı bana. şöyle ki, kendisiyle aynı yıl doğ...
AI Özet: yazar, vincenzo'nun fatih, montella'nın ise dağ-cık veya tepe anlamına geldiğini belirtiyor. bu durumda fatih tepe, fatih küçüktepe veya fatih tepecik isimlerini öneriyor.
vincenzo fatih demek (veni vidi vici'den gelsin aklınıza). montella da dağ-cık demek. yani tepe...
AI Özet: yazar, peter handke'nin 1994'te çıkan "mein jahr in der niemandsbucht" romanını ele alıyor. türkçeye "hiçkimse koyu'nda bir yıl" adıyla çevrilen bu kitapta (aylak adam yayınları, çeviren: ayşe selen), handke'nin kendinden, yazarlığından, bitmiş veya bitmemiş eserlerinden, diğer sanatçıların işlerinden, coğrafyalardan ve doğadan birçok şeyi harmanladığı uzun bir metin olduğunu belirtiyor.
yazara göre handke, önceki kitaplarında kendisi olan kahramanın bu sefer sadece bir figür olarak kalmasını istiyor. böylece yaşamda kendisine biçilen izleyici rolünü kitapta da sürdürüyor. gerçeğe yaklaşmak için başkalarının hikayelerini anlattığını, ancak izlemenin de bir nevi müdahale ve etki etme eylemi olup olmadığını sorguladığını söylüyor. yazar da izlemenin etkileri açısından önemli bir eylem olduğunu, gözlemci etkisinin duygu, düşünce, hayat ve hikayeleri şekillendiren güçlü bir faktör sayılabileceğini düşünüyor.
handke'nin önceki eserlerindeki uyumsuzluk ve aidiyetsizlik hissinin bu kitapta da devam ettiğini vurguluyor. yazar, handke'nin şu sözlerine yer veriyor: yaşamda başrol oynamayı çok istemesine rağmen bunu başaramadığını, ancak her seferinde başaracağına inandığını, okul takımında oyun kurucu, öğrenci toplantılarında konuşmacı, ağır ceza mahkemesinde avukat, yurt dışında en yüksek makama karşı sorumlu diplomat, sevgili, hayran olunan erkek, koca, baba, inşaat sahibi, bahçıvan, üzüm bağı sahibi gibi rollerde denediğini anlatıyor. doyurucu bir başlangıçtan sonra hepsinde de kısa sürede rolü bıraktığını, kahraman ya da fail olarak ilk eylem sarhoşluğu geçtikten sonra hileye başvurduğunu belirtiyor. bütün bir yaşamı kapsaması düşüncesiyle başladığı oyunu kestiğini, toplum yaşamında başrol oynamak için fazla inatçı olduğunu, günlük alışverişlerde ise kahraman olarak herkes için tehlike oluşturduğunu ifade ediyor. geçmişinde fail olarak yaptıklarına baktığında harabeye dönmüş bir ev, sefil olmuş küçük bir arazi, ihanete uğramış bir yürek, hatta bir kurban gördüğünü söylüyor. kendisini başkalarından tecrit etmesini sağlayan yazma sırasında ve kitaplarının kahramanı olarak ise farklı davrandığını, en azından devamlılığı olduğunu ve eninde sonunda yalnızca kendisi için bir tehlike oluşturduğunu, bu arada en içten saygıyı genellikle kendi ölçütlerinin gördüğünü aktarıyor.
handke'nin tüm yaşamı boyunca dünyanın yaklaşılmazlığı, dokunulmazlığı ve ulaşılmazlığı, kendisinin dünya tarafından dışlanmışlığının en acı verici şekilde kendisini sıkıştırdığını, bunun ana sorunu olduğunu belirtiyor. ait olmak, paylaşmak, katkıda bulunmanın o kadar ender olduğunu ki, her seferinde kendisi için önemli bir an niteliği taşıdığını ve aktarılmaya değer olduğunu söylüyor. dünyanın, barışçıl, huzurlu dünyanın her seferinde dünya oluşunun, hem doğanın hem de uygarlığın kıvrılıp şekillenerek yayılması, renk kazanması, sadece bir olay olmakla kalmayıp aynı zamanda bilgilenme anı olma niteliği taşıdığını da ekliyor.
ilk kez 1994'te yayımlanan peter handke romanı. türkçeye hiçkimse koyu'nda bir yıl ismiyle çevrilmiş (aylak adam yayınları, çeviren: ayşe selen).--- spoiler ---handke kendinden, yazarlığından, ya...
AI Özet: yazar, farah pehlevi başlığını okuyunca, herhangi bir kraliçe veya monarşist unvan taşıyan birini övdüğünü görürse kendini dünyanın en yüksek binasından atmasını istiyor, aksi halde kafayı yemiş birine dönüşeceğini belirtiyor. ayrıca, ulrike meinhof'un diktatör eşlerine mektubunun linkini paylaşıyor.
başlığa denk gelip de altında yazılanları okuyunca aklımdan geçenler: "bir gün herhangi bir kraliçe ya da monarşisme ait benzeri bir unvan taş...
AI Özet: yazara göre dolap.com, satıcılara karşı pek de adil davranmıyor. 250 tl üzeri satışlarda kargo ücretini satıcıya yüklemesi ve kargo boyutuna göre fahiş ücretler alması yazarın dikkatini çekiyor. özellikle 2 desi kargo ücretinin 151 tl olması ve kargocuların genelde ezbere 2 desi yazması yazarın tepkisini çekiyor. ayrıca, süper veya normal fark etmeksizin tüm satıcılardan %15 komisyon kesilmesi de eleştiriliyor. alıcılardan alınan koruma ücreti ise kuponlarla telafi ediliyor. yazar, gardrops'un daha dengeli olduğunu ama kullanıcı sayısının az olduğunu belirtiyor ve dolap'tan daha iyi alternatifler olabileceğini düşünüyor. (bkz: satıcı düşmanı uygulama)
satıcılara neden bu kadar husumet beslediğine anlam veremediğim uygulama. herhalde satış yapanların ürünleri bedava aldığını düşünüyorlar. zira başka mantıklı bir açıklama bulamıyorum. 250 tl ve ...
AI Özet: yazar, annenin üniversite mezunu ve başarılı olmasını sadece akademik başarıyla sınırlı görmüyor. ona göre köyünde duvarlara resim yaparak iç turizm dinamiği yaratan bir kadın da başarılı sayılabilir. yazar, her şeyin dramatize edilmemesi gerektiğini belirtiyor. çalışıp ev ekonomisine destek olan annelerin de başarılı olduğunu düşünüyor, ancak hepsinin muhteşem anne olmadığını da ekliyor. yazarın annesi 60'lı yaşlarında emekli bir anaokulu öğretmeni. çocukluğunda annesinin 23 nisan gibi etkinliklere katılamamasının ve okulda kendisiyle ilgilenememesinin kendisinde travmalar yarattığını ifade ediyor. anaokulu öğretmeni bir anneye sahip olmanın iyi bir tarafını görmediğini, annesinin kendi öğrencileriyle ilgilenmek zorunda kaldığı için kendisiyle yeterince vakit geçiremediğini belirtiyor. yazar, annesinin bunu bilinçli yapmadığını ancak bir çocuğun neye ihtiyacı olduğu konusunda hala kararsız olduğunu düşünüyor. "terzi kendi söküğünü dikemez" sözüyle durumu özetliyor.
başarıdan kastınız sadece akademik kısmı sanırım.yoksa köyünde duvarlara resim yaparak orada bir iç turizm dinamiği oluşturan köylü bir kadında muhteşem başarılıdır bana göre. her şey dramatize e...